Nefes

0

Bu yazıyı yazmadan önce arşivime bir baktım da…

 

Bugüne kadar bir sinema filmi ile ilgili olarak sadece iki kez yazı yazmışım. Bunlardan birincisi “KURTLAR VADİSİ: IRAK” filmiyle ilgili. Türkiye’de bir çok şeyin yanlış gittiği, Türk askerinin başına çuval geçirildiği bir dönemde, Türk Devletinin ve insanının alması gereken tavrı ve yapması gerekenleri çarpıcı bir şekilde senaryolaştırıp, üstelik bunu Türk sinema sanayinin standartlarını aşarak ve dünyada ses getirerek ortaya koyan bir film için YENİÇAĞ GAZETESİ’nde yapılan olumsuz bir eleştiri karşısında dayanamayarak, bir çok pozitifin bir araya geldiği bir işten bile “komplo teorisi” üretme gayretleri karşısında duyduğum tepki ile o yazıyı yazmışım.

 

İkinci yazım ise “120” adlı filmle ilgili. Bu yazıyı ise ülkemizin milli birliğe ve milli heyecana en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bu duyguları destansı bir gerçek hikaye ile beyaz perdeye yansıtan bir filmi, (üstelik RECEP İVEDİK gibi bir zırvanın gişe rekorları kırdığı günlerde) 5 Nisan 2008 Cumartesi günü Ankara’da Batı Sineması’nın 17.45 seansında, “bu milletin, bu vatan için neler yapabildiğini görsün diye” özellikle yanımda götürdüğüm kızım ile 250-300 kişilik bir salonda yalnız başıma, evet yanlış okumadınız 250-300 kişilik bir sinema salonunda sadece kızım ile izlemiş olmanın yarattığı isyan duygularıyla yazmışım.

 

Düşünebiliyor musunuz? Sizin yakın tarihinize ait bir destansı gerçek hikaye, üstelik yüksek bir sanat kalitesiyle ve muhteşem bir kadro ile film yapılıyor. Ve okulların, derneklerin, kurumların kitleler halinde izlemesi için yoğun organizasyonlar yapılması, Türk insanının da bireysel iradesiyle ama kitleler halinde koşması gereken bu filmi siz koca salonda tek başınıza izlerken, elinizdeki gazeteden “çocuklarımıza argo ve küfürden başka şey öğretmeyen RECEP İVEDİK gibi bir zırvanın izleyici rekorlarına dair ilanları” okuyorsunuz. Ne büyük, ne utanılası bir bilinçsizlik örneği değil mi?

 

Şimdi konumuz şu anda gösterimde olan yeni bir filmle alakalı.

 

Adı: “NESES : VATAN SAĞOLSUN”.

 

Filmin gazetelerdeki ilanlarında şu ifadeler yer alıyor;

 

“Nefes, Güneydoğu’da Irak sınırına yakın bir ilçedeki komando tugayında bulunan ve 2365 metre yükseklikteki Karabal Tepesi’ndeki röle istasyonunu korumakla görevlendirilen bir yüzbaşı komutasındaki 40 askerin hikayesidir. Buz gibi sulardan geçtiler, tepelere tırmanıp, yamaçlardan indiler… Güneşte kavruldular, iki gün iki gece… Ellerinde tüfekleri… Sırtlarında evleri… Yüreklerinde sevgileriyle…  Sınır nedir, neresidir bilmezdi çoğu… Emir almadıkları, emir de vermedikleri bir hayattan, her şeyi emirle yaptıkları bir hayata geçtiklerinde sınırları da gördüler… Mevzilerde beklediler… Kendilerini neyin beklediğini bilmeden günlerce, aylarca beklediler Karabal Tepe’de… Hakan Evrensel’in Güneydoğu’dan öyküler kitabının uyarlaması olan film için Tahtalı Dağı’nda bir karakol kurulmuş ve oyuncuları Türkiye’nin farklı konservatuarlarında okuyan öğrencilerden seçilmiştir.”

 

Ne kadar etkileyici bir anlatım, ne kadar tesirli bir tanıtım.

 

Nasıl etkilenmeyesiniz ki; ülkeniz çeyrek asırdan beri bir terör belasının kıskacında inim inim inliyor, yaş fidanlar gibi binlerce masum genç hayatının baharında kara toprağa giriyor, ocaklar sönüyor, analar-babalar kan ağlıyorken… Nasıl etkilenmeyesiniz?

 

Etkileniyorsunuz tabii, çünkü bu ilandaki ifadeler size, “ülkenizin önemli bir derdini sinemaya aktaran, bu derdi insanlara bir kere daha etkili bir dille anlatan bir sinema yapıtıyla karşı karşıya olduğunuzu” düşündürüyor. Ve gösterimin ilk gününde filmi izlemek için sinema salonuna koşuyorsunuz. Nitekim bu film gösteriminin daha ilk haftasında bir milyon izleyiciye ulaşarak, izlenme rekoru kırıyor ve bunu çeşitli gazetelerden çarşaf çarşaf okuyorsunuz.

 

Ama büyük heyecanla izlemeye koştuğunuz bu film acaba gerçekten bu heyecanınızı karşılayan bir film mi? Yoksa sizin bu samimi heyecanınızı istismar ederek, çaktırmadan ve sinsice size kara propaganda yapan, inançlarınızı ve duygularınızı başka mecralara kaydırarak yok etmeye ve tersine döndürmeye programlanmış bir kara propaganda filmi mi?

 

Gelin bu filmin akışına şöyle bir bakalım ki, siz de benim gibi samimi duygularla bu filme koşarak, “Bizi içimizden yıkmaya çalışan kara propagandaya finans desteği verenlerden” değil, böyle bir hataya düşmeden “gerçeği görenlerden” olun.

 

Film, tanıtım metninde de belirtildiği gibi, Güneydoğu’da Irak sınırına yakın 2365 metre yükseklikteki Karabal Karakolu’nu korumakla görevlendirilen bir yüzbaşı ve komutasındaki 40 askerin hikayesini anlatıyor. Ancak pek tabiidir ki tüm olaylar filmin baş aktörü olan Yüzbaşı’nın etrafında dönüyor ve kamera karşısında neredeyse hep bu Yüzbaşı görünüyor.

 

Şimdi hemen ilk soru; Siz bu ülkenin bir film yapımcısı olsanız böyle bir Yüzbaşı rolü için nasıl bir tip seçerdiniz? Eli yüzü düzgün, sportmen bir görünüme, adam gibi bir ses tonuna sahip, davranışlarıyla sempatik ve her haliyle karizmatik birini mi? Yoksa, ağzı bir yanda, gözü bir yanda, vücudu eğri büğrü, çırtlak ve itici ses tonuyla durmadan bağırıp çağıran ve tüm bu halleriyle insanda en küçük sempati hissi uyandırmayan birini mi?

 

Filmin yapımcısı ikinci tipi dikkatle kurgulamış ve büyük başarıyla seçmiş, yerine yerleştirmiş… Nasıl?… İyi bir başlangıç değil mi?

 

Filmin baş aktörü Komando Yüzbaşı daha ilk dakikadan itibaren her haliyle tedaviye muhtaç bir psikopat görüntüsü veriyor. Aklı, bu karakola gelirken uğranılan baskında kaybettiği yakın arkadaşına takılı kalmış, başka hiçbir meselesi ve sözü yok. Güya o olayı kullanarak askerlerine disiplin dersleri veriyor (ve bu da bazı realizm budalalarına doğru gibi görünüyor) ama kendisinin uygulamalarında, üstlendiği görevle alakalı bilince dair hiçbir iz yok. Karakolun daha iyi korunmasıyla alakalı önlemlere dair bir çalışma yok. Yüzbaşının, karısına her açtığı telefonda hatta girerek, tüm konuşmaları dinleyen ve karısına açıkça galiz küfürler eden çete liderinin bu eylemine karşı tedbir çabası yok. Ama bol bol çatıdaki karları süpürmeler ve Atatürk büstünü parlatmalar var. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi Yüzbaşının bir asker ile yaptığı sohbette “Bu bir savaştır ve savaşın da asla haklı tarafı olmaz, bunu unutma” vecizeleri var.

 

Ne güzel değil mi? Bu sözleri, Türk askerinin teröristlerle mücadelesine dair bilinmeyenleri izlemek için samimi duygularla gittiğiniz bir filmde, bir Türk subayının ağzından dinliyorsunuz. Bundan daha büyük bir kara propaganda olabilir mi? Yani; PKK ile Türk Ordusu arasında yaşanan şey bir savaştır ve savaşın da haklı tarafı olmaz. Yani; bu savaşta PKK’da haklı değil, Türk Ordusu’da öyle mi?

 

Ne vicdan be? Ne vicdan? Türk Bayrağının gölgesinde yaşayıp ta bu filmi alkışlayan ellere sahip başlardaki akıl da ne akıl, ama ne akıl?

 

Tüm bunlarla tamam olsa iyi. Filmin bir final sahnesi var ki yönetmen bu final ile hiçbir şeyi şansa ve ihtimale bırakmamak, vermek istediği mesajı tam ve noksansız vermek, akıllarda kalması gerekeni mayışmış akıllara mıh gibi çakmak istiyor.

 

Bu final sahnesinde terör çetesi karakola baskın düzenliyor. Ama öyle böyle değil. Son derecede organize, iyi planlanmış, her bir terörist yaptığı işin bilincinde, her çete üyesi birbiriyle ve liderleriyle mükemmel iletişim ve irtibat içerisinde, etkili ve isabetli atışlarla karakol hallaç pamuğu gibi atılıyor. Taş üstünde taş kalmıyor. Karakol yerle bir oluyor. Komutan dahil karakoldaki askerler ise darma dağın, panik içerisinde, kimse ne yapacağını, nereye koşacağını bilmez halde, karman çorman bağırtılar arasında durmadan isabet alıyorlar. Kimisi boynundaki muskasına, kimisi telefondaki annesine sığınarak ama onlardan hiçbir yardım alamayarak ölüyor.

 

Karakol Komutanı Yüzbaşı savunmayla ilgili olarak ne komutanlık anlamında ve ne de bireysel anlamda hiçbir başarı ortaya koyamadan, daha ilk vurulanlar arasında alnının ortasından bir kurşun yiyerek duvar dibinde iki büklüm ve darma dağın ölürken, terörist çete lideri artık üzerinde Atatürk Büstü bulunmayan kaidenin tam önünde, omuzları dik, göğsü şiş  ve başı geriye kaykılarak gökyüzüne yönelmiş bir heykel görünümü ile ölüyor ve film de bu sahneyle bitiyor.

 

Tabii öyle bitecek, çünkü yönetmen bu tür yapımlarda akıllara ve şuuraltına yerleştirilmesi gereken en önemli mesajın final sahnesinde verilmesi gerektiğini iyi bilenlerden…

 

Bunca yıllık terörle mücadele hikayesinin içinde böyle bir baskın yaşanmış da olabilir. Ama Allah aşkına bu mudur terörle mücadele meselesinin özü? Bir sinema filmiyle Türk insanına verilmesi gereken mesaj bu mudur? Acaba şu dünyada bizden başka, sinema sanayini kendi ayağına kurşun sıkan bir silah gibi kullanan ülke var mıdır?

 

Ben denk gelemedim ama bazı dostlarım Genel Kurmay Başkanı’nın bu filmi izlediği ve beğendiğine dair bazı haberlerin televizyonlarda yer aldığı şeklinde bilgiler ilettiler. Yine bazı gazetelerde bu doğrultuda haberler yer aldı. Eğer bu doğruysa, ben bu filmi alkışlayan ve sayısı ilk haftada bir milyona ulaşan diğer insanlara ne diyeyim? Yakın tarihimize dair onur duyulası ve destansı bir gerçek hikayenin anlatıldığı “120” filminin salonlarını bom boş bırakırken, böyle bir filme milyonlarla koşarak, onu finanse etmekle kendisini ayağından değil kafasından vuran diğer insanlara… Ne diyeyim?

Kategoriler:Makaleler

Bir Yorum Yazın