Türkiye’nin Türk Dünyası Politikasızlığı

0

Türkiye Cumhuriyeti’nin  ilk 15 yılı, yani Atatürk’ün önderliğinde yaşanan yıllar bu ülkede Türk milletinin tarih ve coğrafya ufuklarına saygı ve dikkat konusunda büyük bir bilinçle yaşandı.

 

Çünkü; ülke yönetiminin başında “Türk milletinin sadece Türkiye’de yaşayanlardan,  Türk tarihin ise sadece Türkiye’de yaşananlardan ibaret olmadığını” çok iyi bilen bir lider vardı.

 

Umumi Türk Tarihine ve Türkiye’ye çok uzak başka coğrafyalarda yaşamış ve yaşamakta olan Türk Lehçelerine dair kitapları savaş cephelerinde okuyarak gelmiş bilinçli bir lider.

 

Anadolu Türklüğüne Timur’u beş asır sonra yeniden tanıtmak için, tarih kitaplarında Timur’la ilgili bölümü bizzat yazmak gibi yüksek bir milli hassasiyete sahip Büyük Atatürk.

 

Yıllarca süren savaşlar sonucunda harap ve bitap düşmüş yoksul bir ülkenin başkentinden, önce çevresindeki hayat alanına ve sonra tüm dünyaya bir kartal gibi bakarak, bu yorgun ülkenin liderliğinde Balkan Paktını ve Sadabat Paktını kurmayı ve böylece bölgesine liderlik yapmayı başarmış bir Atatürk.

 

Tüm bu işlerin arasında haftada en az bir gün Gazi Eğitim Enstitüsüne giderek, gelecek nesilleri yetiştirecek olan öğretmenlere bizzat“Türkçülük Dersi” vermeyi akıl eden ve uygulayan bir lider.

 

Böyle bir liderin rehberliğinde, tüm dünya tarafından dikkate alınan, saygın ve en önemlisi kendine saygısı olan bir Türkiye Cumhuriyeti.

 

Atatürk’ün ölümünden sonraki Türkiye’de bu tablonun herhangi bir izini bulmak mümkün mü?

 

Atatürk’ün ölümünden hemen sonra şiddetli bir dönüşüm geçirerek, derin tarihinden ve geniş coğrafyasından süratle kopan, tarih olarak görünüşte 1923 sonrasına, ama esasında 1938 sonrasına, coğrafya olarak ise Misak-ı Milli sınırlarına çekilerek, dünyadaki gelişmeleri bu dar çerçeveden sadece izlemeyi marifet sanan ürkek bir zihniyet.

 

1938’den sonraki Türkiye işte böyle bir zihniyetle yönetildi ve bu ülkenin çocukları böyle bir zihniyet tarafından belirlenen eğitim programlarına tabi olarak büyüdüler.

 

Tarih derslerinde Türkiye dışı ve öncesi tarihimizden koptuk. Orta çağın Avrupa derebeyleri arasındaki saltanat çekişmelerini “100 Yıl Savaşları” gibi abartılı isimlerle ezberlerken, Roma’yı hangi delinin yaktığına, Sezar’ı hangi hainin sırtından hançerlediğine veyaKleopatra’nın aşk hayatına dair derin tarihi malumatlar! edinirken, Göktürk İmparatorluğu’nun topraklarında yaşanan tarihi facialardan habersiz kaldık. Bizim soyumuzdan ve bizim kanımızdan gelen milyonlarca insanın yaşadığı ıstıraplara, sırf bu ıstırapların Sovyetler Birliği coğrafyasında yaşanıyor olmasından kaynaklanan bir çekingenlik ile sırt döndük ve görmezden geldik. Bu bir anlamda bizim tarihten gelen varlığımıza ve gücümüze sırt dönmekti ve biz bunu yaparak, var gücümüzü yok kıldık.

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla 1990’lı yılların başında ortaya çıkan Türk Cumhuriyetleri vesilesiyle Türkiye’nin bir “Türk Dünyası Politikası” zarureti hissedilmeye başlandığında, Türkiye işte böylesi bir eğitim sisteminden yetişmiş kadrolarla yönetiliyordu. Bu şekilde ve bu psikoloji ile yetişmiş kadrolardan doğru ve yeterli bir “Türk Dünyası Politikası” beklenebilir miydi?

 

Elbette ki bu, Türkiye Cumhuriyeti adına utanılacak bir haldi ve yetkililer bu utanılacak hali oldukça sık bir şekilde “Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Asya Türk Cumhuriyetlerinin yeniden tarih sahnesine çıkmasına hazırlıksız yakalandığımız” vecizesiyle! tasdik etmek zorunda kaldılar.

 

Bugüne gelince; muhakkak ki Türkiye bu hazırlıksızlık ve ilgisizlik sebebiyle çok büyük kayıplara uğramıştır. Ama bugünden başlayarak Türkiye’nin bu kaybı durdurması mümkündür ve bunun için yapması gereken tek şey ise, artık yüzünü bu varlığına, bu yeni potansiyele dönmektir.

 

Evet, bu yeni dünyanın gücü ve potansiyeli, herkesten çok Türkiye için yeni bir güç, yeni   bir potansiyeldir. Çünkü bu yeni cumhuriyetlerin tamamı  Türkiye’yi tüm dünya ülkelerinden ayrı bir konuma koymakta ve Türkiye’ye çok özel bir önem vermekteler. Eğer Türkiye, bu ülkelerden kendisine yönelen ilgiyle hiç değilse kıyaslanabilir bir ölçüde yüzünü bu ülkelere dönebilirse, işte o zaman bu ülkelerin Türkiye için nasıl bir potansiyel oluşturduğu daha iyi anlaşılır ve Türkiye süratle önce bölgesinde, sonra da tüm dünyada hatırı sayılan bir güç haline gelir.

Kategoriler:Makaleler

Bir Yorum Yazın